Oysa birbirimizi değiştirmeye çalışmak yerine birbirimizin temel haklarına saygı göstermeyi başarabilsek...
Toplum olarak bazı kavramları dilimizden düşürmüyoruz. Demokrasi diyoruz, adalet diyoruz, eşitlik diyoruz, özgürlük diyoruz… Örfümüzden, ananelerimizden, hak ve hürriyetlerden söz ediyoruz. Fakat ne gariptir ki bu kavramlar çoğu zaman yalnızca kendimiz için istediğimiz değerler haline geliyor.
Geçtiğimiz günlerde Antalya'da yaşanan bir olay bunun çarpıcı örneklerinden biri oldu. Haşemayla havuza giren 13 yaşındaki bir kız çocuğunun rencide edilerek havuzdan çıkarılmaya çalışılması, "özgürlük" ve "eşitlik" söylemlerinin ne kadar kolay unutulabildiğini bir kez daha gösterdi.
Öte yandan bunun tam tersini de görüyoruz. Kendisini dini değerlere bağlı olarak tanımlayan bazı kişiler de açık giyinen kadınları aşağılıyor, hakaret ediyor, hatta zaman zaman şiddete varan davranışlarda bulunabiliyor.
Oysa iki örnekte de ortak olan tek bir şey var: Karşımızdakinin yaşam tercihine tahammül edememek.
İşte asıl problem de burada başlıyor.
Çoğumuz;
"Demokratım.",
"Eşitlikten yanayım.",
"Özgürlüğü savunuyorum.",
"Dinime göre yaşamak istiyorum.",
"Kimse yaşam biçimimden dolayı beni yargılamasın."
diyoruz.
Fakat aynı hakkı karşımızdaki insana tanımakta zorlanıyoruz.
Daha da düşündürücü olan ise bu tavırların çoğunlukla kendisini savunamayacak kişilere yönelmesidir.
Bir çocuk...
Yaşlı bir insan...
Yalnız bir kadın...
Fiziksel olarak güçsüz biri...
Bunlar, çoğu zaman saldırgan tavırların hedefi oluyor.
Aynı kişiler, karşılarında kendilerinden güçlü birini gördüklerinde ise seslerini yükseltemiyor; öfke yerini sessizliğe bırakıyor.
Bu durum bize gösteriyor ki mesele çoğu zaman inanç, kıyafet ya da yaşam tarzı değil; güç dengesi.
Oysa sıkça kullandığımız kavramlar bize bambaşka şeyler söylüyor.
Örf, toplumun benimsediği ortak kurallardır.
Anane, nesilden nesile aktarılan kültürel mirastır.
Demokrasi, herkesin yönetime ve toplumsal hayata eşit şekilde katılabilmesidir.
Adalet, herkese hak ettiğini vermektir.
Eşitlik, insanların inancı, kıyafeti, düşüncesi veya yaşam tarzı nedeniyle ayrımcılığa uğramamasıdır.
Özgürlük ve hürriyet, başkasının hakkını ihlal etmeden insanın kendi hayatını yaşayabilmesidir.
Hak ise bütün bunların hukuk tarafından güvence altına alınmış hâlidir.
Bu kavramların anlamını aslında hepimiz biliyoruz.
Fakat bilmek başka, yaşamak bambaşkadır.
Eğer demokrasi sadece bize lazımsa...
Adalet yalnızca bize uygulanacaksa...
Özgürlüğü sadece kendi hayatımız için istiyorsak...
Eşitliği yalnızca kendimizden olanlar için savunuyorsak...
O zaman kullandığımız bu kavramların hiçbir anlamı kalmaz.
Çünkü gerçek demokrasi, bize benzeyenin değil; bize benzemeyenin de hakkını savunabilmektir.
Gerçek adalet, sevdiğimiz insan için istediğimizi sevmediğimiz insan için de isteyebilmektir.
Gerçek özgürlük ise kendi hayatımızı yaşarken başkasının hayatına müdahale etmemektir.
İnsanlık tarihi bize gösteriyor ki savaşların, ayrımcılığın, nefretin ve kutuplaşmanın temelinde çoğu zaman bu çifte standart yatıyor.
Oysa birbirimizi değiştirmeye çalışmak yerine birbirimizin temel haklarına saygı göstermeyi başarabilsek; belki de bugün konuştuğumuz birçok sorunun kendiliğinden ortadan kalktığını göreceğiz.
Unutmamak gerekir ki...
Hak, sadece benim hakkım değildir.
Özgürlük, sadece benim özgürlüğüm değildir.
Adalet, sadece bana lazım olduğunda adalet değildir.
Ve demokrasi...
Demokrasi, yalnızca çoğunluğun değil; azınlığın da kendini güvende hissettiği rejimin adıdır.
Mehmet Emin Danış
Next