Kilis, 6 Haziran 1995’te Gaziantep’ten ayrılarak il statüsü kazandı. İl oluşunun birinci yıl dönümü olan 6 Haziran 1996 ise özel habercilik açısından unutamadığım günlerden biri oldu.

Türkiye yine koalisyonların, hükümet arayışlarının ve yoğun siyasi tartışmaların içindeydi. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz Başbakan, DYP’li Nahit Menteşe Başbakan Yardımcısıydı. Refah Partisi’nin seçimlerden birinci parti çıkmasının ardından asıl tartışma, yeni hükümeti kimin, kiminle kuracağıydı.

Üstelik Kilis’in il oluşunun birinci yıl dönümünün kutlandığı 6 Haziran 1996 günü, Ankara’da siyasi tansiyon daha da yükselmişti. Başbakan Mesut Yılmaz, hükümetin güvenoyu oylamasına ilişkin tartışmalar ve hakkında verilen gensoru önergesi üzerine istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sundu. Mesut Yılmaz ve hükümeti, yeni hükümet kuruluncaya kadar görevini sürdürdü.

İşte böyle bir siyasi ortamda DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ve Başbakan Yardımcısı Nahit Menteşe’nin özel uçakla Gaziantep’e gelip karayoluyla Kilis’e geçmeleri bekleniyordu.

Benim aklımda ise başka biri vardı:

Eski Genelkurmay Başkanı, DYP Kilis Milletvekili Doğan Güreş.

Bir gün önce Kilis’e geldiğini biliyordum. Uçağın Ankara’dan havalanmasına daha saatler varken Gaziantep Havalimanı’na gittim. Tahminim doğru çıktı.

Üst kata çıktığımda Gaziantep Valisi Muammer Güler, SANKO Holding Yönetim Kurulu Başkanı Abdulkadir Konukoğlu, Gaziantep Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Kamil Şerbetçi, Gaziantep Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Aslan ve bazı iş insanları Doğan Güreş’le sohbet ediyordu.

Doğan Paşa’nın sırtı bana dönüktü.

Vali Muammer Güler gözleriyle “Hayırdır?” dercesine işaret etti. Ben de gözümle Doğan Güreş’i gösterdim. “Anladım” diye karşılık verdi.

Yanlarına yaklaştığımda:

“Hayırdır Cengiz Bey, ne geziyorsun?” diye sordu.

Ardından Doğan Güreş’e dönerek:

“Cengiz Bey, Anadolu Ajansı Bölge Müdürümüz” dedi.

Doğan Paşa dönüp bakmadı bile.

“Sayın Valim, Doğan Paşam uygun görürlerse röportaj yapmak istiyorum” dedim.

Cümlemin gerisini beklemeden:

“Hayır.”

Mehmet Aslan araya girdi:

“Paşam, eğer bundan sonra hiç kimseye röportaj vermeyecekseniz içimize siner. Ama başkaları röportaj yaparsa çok üzülürüz.”

Kamil Şerbetçi benim iyi bir gazeteci olduğumu anlattı, Abdulkadir Konukoğlu başarılarımdan söz etti, Vali Muammer Güler de haberlerimin Gaziantep’e katkısını dile getirdi.

Ben fırsat buldukça soru yöneltmek için izin istiyor, Doğan Paşa her defasında:

“Hayır” diyordu.

Oradakilerden aldığım güçle, meslek hayatım boyunca pek başvurmadığım bir yöntemi denedim:

“Paşam, bana röportaj vermek zorundasınız.”

Otururken bile heybeti hissedilen Doğan Güreş adeta kükredi:

“Ne demek o?”

Artık geri dönüş yoktu:

“Paşam, kahve köşelerinde insanlar sohbet ederken bile görüş açıklamak için ‘Acaba Doğan Paşa bu konuda ne düşünüyor?’ diye merak ediyorsa, susamazsınız.”

Doğan Güreş hiç beklemediğim biçimde bana döndü:

“Aç teybini, sor sorunu.”

Kalbim duracak sandım.

Refah Partisi’nin seçimlerden birinci parti çıkmasından kurulacak koalisyona kadar gündemde ne varsa, bağımsız ve objektif gazetecilik sınırları içerisinde sordum. Hepsinin cevabını aldım.

Doğan Paşa özellikle ANAP lideri Mesut Yılmaz’a üstü örtülü biçimde sesleniyor, Refah Partisi ile ANAP’ın koalisyon hükümeti kuracağı yönünde bir beklentiyi dile getiriyor ve böyle bir ortaklığın ANAP açısından bir bedeli olacağını ifade ediyordu.

Bir yandan sorularımı yöneltiyor, bir yandan da teybin çalışıp çalışmadığını kontrol ediyordum.

Röportaj bittiğinde oradan ayrılır ayrılmaz ilk işim kaydı kontrol etmek oldu. Kaseti teypten çıkarıp güvenli bir yere koydum, yerine boş kaset taktım.

Çünkü haberi almak kadar korumak da gerekiyordu.

Haber işini tamamladıktan sonra planıma göre ben Gaziantep’e dönüp haberi yazacak, arkadaşım Murat Atay ise Tansu Çiller’i takip etmek üzere Kilis’e gidecekti.

Atlatmanın da ötesinde önemli bir röportaj yapmıştım. Ama tecrübeyle sabit bir risk vardı.

Tansu Çiller’le birlikte Ankara’daki başbakanlık muhabirleri de gelecekti. Onların da hedeflerinden birinin Doğan Güreş’i konuşturmak olacağını biliyordum. Benim büyük uğraşla aldığım açıklamaları Doğan Paşa birkaç saat sonra onlara da söylerse özel haberin özelliği kalmayacaktı.

Planımı değiştirdim.

Ben de Kilis’e gittim.

Tansu Çiller programını sürdürürken Ankara’dan gelen gazeteciler Doğan Güreş’in yanına yaklaşıp günün sıcak siyasi gelişmelerini sormaya hazırlanıyorlardı.

Tam o sırada araya giriyordum:

“Paşam, siz olmasaydınız Kilis il olmazdı.”

Doğan Paşa hemen Kilis’in kendisi için taşıdığı anlamı, bölgedeki stratejik konumunu ve neden il olması gerektiğini anlatmaya başlıyordu.

Gazetecilerin bana bakışları hiç sevecen değildi.

Başka bir programa geçtiğimizde, adeta yapışık gibi izlediğim Doğan Paşa’nın yanına aynı gazeteciler yeniden geldi.

Bu kez:

“Paşam, tamam siz Kilis’i seviyorsunuz ama Kilisliler de sizi çok seviyor. Bakın, isminizi bulvara verdiler” dedim.

Doğan Paşa bu kez Kilislilerin vefasını anlatmaya koyuldu.

Bir başka yerde gazeteciler yine yaklaşınca adına yapılan okulu gösterdim. Doğan Paşa’nın yeniden Kilis’e ve benzer konulara odaklanmasına vesile oldum.

Gazeteciler bana ters ters bakarak uzaklaşıyorlardı.

İnanıyorum ki en azından içlerinden:

“Aptal, sorduğuna, söylediğine bak! Sorulacak konu mu yok?”

diye geçiriyorlardı.

Bilmiyorlardı ki, Woody Allen’a atfedilen:

“Zeki insanın avantajı, istediği zaman aptal rolü oynayabilmesidir.”

sözüne uygun davranıyordum.

Çünkü ben sorulması gereken soruları saatler önce sormuş, cevaplarını almıştım.

Şimdi yaptığım gazetecilik başka türlüydü:

Haberimi koruyordum.

Röportajı yapmış, haberi korumuştum; hem de bir kelimesini dahi kaçırmamıştım.

Gaziantep’e dönüp haberi ertesi gün yayımlanmak üzere “Sabaha” koduyla Anadolu Ajansı’na geçtiğim andan itibaren, gün boyunca çektiğim bütün sıkıntıları unuttum.

Aynı gün HBB Televizyonu’ndakiler Doğan Güreş’i akşam haberlerine telefonla bağlayıp:

“Efendim, bu sözleri siz mi söylediniz?”

anlamına gelen, bana göre son derece saygısız bir soru yönelttiler.

Doğan Paşa’nın cevabı kısa ve netti:

“Hepsini ben söyledim.”

O cevabın ardından yaşanan suskunluğu da hiç unutmadım.

Ertesi gün haberi Hürriyet’in birinci sayfasında dokuz sütuna, “PAŞA ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERDİ” manşetiyle gördüğümde benim için dünya yeniden kurulmuştu.

Ardından Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğünden bir faks geldi.

Genel Müdür Mehmet Akarca, Anadolu Ajansı’nın yurt içi, yurt dışı ve merkez birimlerine gönderdiği yazıda haberden duyduğu memnuniyeti belirtiyor, benimle ilgili son derece gurur verici değerlendirmelerde bulunuyordu.

Bir de 10 bin lira prim verilmişti.

Elbette benim için genelgede yazılanlar paradan çok daha değerliydi.

Ama o primin 8 bin lirasıyla kızıma aldığım bisikletin sevincini de hiç unutmadım.

Doğan Paşa’nın o gün dile getirdiği siyasi öngörü ise gerçekleşmedi. Refah Partisi ile ANAP değil, Refah Partisi ile DYP koalisyon hükümeti kurdu. Necmettin Erbakan Başbakan, Tansu Çiller Başbakan Yardımcısı oldu.

Yıllar sonra o güne baktığımda şunu düşünüyorum:

Özel habercilik bazen yalnızca kimsenin sormadığı soruyu sormak değildir.
Bazen herkesten önce sormak, cevabı almak ve gerektiğinde kimsenin sormaması için “aptal” görünmeyi göze almaktır.

Ben o gün Doğan Güreş’le röportaj yapmak için mücadele ettim.

Sonra da röportajımı korumak için.

Ve tek kelimesini bile kaptırmadım.

Cengiz Halil ÇİÇEK