Umut ediyorum ki bir gün yeniden birbirimize omuz veren, birbirinin derdiyle dertlenen, vefayı sadece sözlükte değil hayatın içinde de yaşayan bir toplum olabiliriz.

Bugün, her sabah olduğu gibi Adıyaman'dan Besni'ye işime gitmek üzere yola çıktım. Müsait olduğum zamanlarda özellikle köylerden Besni'deki okullarına gitmeye çalışan öğrencileri ya da yolda kalmış vatandaşları aracıma almaya özen gösteriyorum.

Bugün aracıma aldığım vatandaşın adı Hacı Yusuf'tu. Sohbet ederken gazeteci olduğumu öğrenince, depremde hayatını kaybeden meslektaşım Kemal Öner'in akrabası olduğunu söyledi. Konu doğal olarak 6 Şubat depremlerine geldi.

Anlattıkları beni uzun süre düşündürdü.

Aslında bugün yaşadığım iki ayrı olay ve sonrasında karşılaştığım bir haber, bana aynı gerçeği bir kez daha hatırlattı.

Galiba biz, yavaş yavaş birbirimize karşı vefamızı kaybediyoruz.

Hacı Yusuf şöyle dedi:

"Bizim köyde birkaç çatlak dışında ciddi bir hasar yoktu. İki üç gün korkudan evlere giremedik ama aslında sudan başka ihtiyacımız yoktu. Buna rağmen köyümüze belki de yüz ayrı yardım aracı geldi. Gelen yardımların tamamını köylüler aldı, evlerde stok oluştu. Hâlbuki böyle yapmamalıydık. O yardımlar, 6 Şubat'ın en soğuk günlerinde aç ve açıkta kalan insanlar içindi."

Bu sözlerin üzerine söylenecek fazla bir şey yok.

Bazen birkaç cümle, sayfalarca eleştiriden daha güçlüdür.

İnsan ister istemez düşünüyor...

Neden gerçekten ihtiyacı olmayan bir yardım kolisini alırken vicdanımız sızlamıyor?

Neden başkasının hakkını kendi hakkımız gibi görebiliyoruz?

…..

Birkaç gün önce yine yolda giderken, güçlükle yürümeye çalışan yaşlı bir amca gördüm.

Neredeyse düşecekti.

Durup yanına gittim.

Yüzünde kanayan çizikler vardı. Bahçesinde çalışırken düşmüş, evine gitmeye çalışıyormuş.

Aracıma aldım.

Evi, bulunduğu yerden yaklaşık üç kilometre uzaktaydı. Yaz sıcağında, 80-90 yaşındaki haliyle o yolu yürümeye çalışıyordu.

Dayanamadım.

"Amca, bahçeyle ilgilenecek kimsen yok mu?" diye sordum.

Başını hafifçe eğdi.

Boşluğa bakarak sadece bir kelime söyledi:

"Yok..."

Oysa biliyordum...

Belki evlatları vardı.

Belki torunları vardı.

Belki kalabalık bir ailesi vardı.

Ama yanında yoklardı.

İşte insan bazen gerçekten kimsesiz kalıyor, bazen de herkesi olduğu hâlde yalnız kalıyor.

Atalarımız boşuna dememiş:

"Bir baba yüz evlada bakar da, yüz evlat bir babaya bakamaz."

Keşke bu sözü doğrulamak yerine yanlış çıkarabilsek.

Çünkü bugün anne babamıza gösterdiğimiz vefa, yarın çocuklarımızın bize göstereceği vefanın da aynası olacak.

…..

Vefa deyince aklıma son yaşadığım bir başka olay geliyor.

Adıyaman Valiliği sosyal medya hesabında şu paylaşımı gördüm:

"Valimiz Sayın Abdullah Küçük, Besni Millet Bahçesi'nde vatandaşlarımız ve gençlerimizle bir araya gelerek samimi sohbetlerde bulundu."

Şimdi haklı olarak şunu sorabilirsiniz:

"Sen gazetecisin, üstelik Besni'desin. Bu haberi neden Valiliğin sosyal medya hesabından öğrendin?"

Çünkü bizim de haberimiz yoktu.

Etkinlikten haberdar edilmedik.

Ne davet edildik ne de bilgilendirildik.

Üstelik bu sadece Valilikle sınırlı değil.

Milletvekilleri, belediye başkanları ve birçok kurum artık aynı yöntemi tercih ediyor.

Bir fotoğrafçı çağrılıyor.

Etkinlik görüntüleniyor.

Sosyal medya hesaplarından paylaşılıyor.

Biz gazetecilerden de o paylaşımı görüp haber yapmamız bekleniyor.

Bazıları ise WhatsApp gruplarına hazır metin göndererek gazeteciliğin bundan ibaret olduğunu düşünüyor.

Oysa gazetecilik; olayın içinde olmak, görmek, sormak, araştırmak ve tanıklık etmektir.

Gazeteciyi yalnızca haber yayımlayan biri olarak görmek, hem mesleğe hem de kamuoyunun doğru bilgi alma hakkına haksızlıktır.

…..

Belki bu yazıda deprem yardımlarından da bahsettim, yaşlı bir amcadan da, gazetecilikten de...

Ama aslında anlattığım şey tek bir meseleydi.

Yardımı gerçek sahibinden esirgemek...

Anne babayı yalnız bırakmak...

Basını yok saymak...

Bunların hepsinin ortak noktası aynı.

Vefasızlık.

Galiba son yıllarda en hızlı kaybettiğimiz değer de bu oldu.

İşin en acı tarafı ise herkesin bundan şikâyetçi olması.

Herkes, "İnsanlarda vefa kalmadı." diyor.

Ama kimse aynaya bakıp "Ben yeterince vefalı mıyım?" diye sormuyor.

Belki de değişim tam burada başlamalı.

Çünkü toplum dediğimiz şey başkaları değil, biziz.

Biz değişirsek, toplum değişir.

Biz vefalı olursak, çocuklarımız da vefalı olur.

Biz hakkı gözetirsek, başkalarının hakkını da koruyan bir nesil yetişir.

Umut ediyorum ki bir gün yeniden birbirimize omuz veren, birbirinin derdiyle dertlenen, vefayı sadece sözlükte değil hayatın içinde de yaşayan bir toplum olabiliriz.

Buna en çok da bizim ihtiyacımız var.

Mehmet Emin Danış