Geçmişe duyulan özlemin yıllara değil, samimiyet, komşuluk, güven ve dayanışma gibi kaybolan değerlere yönelik olduğu vurgulandı.

Geçen hafta kaleme aldığımız “Geçmişe Özlem mi, Kaybolan Değerlere Özlem mi?” başlıklı yazımızı okuyan, yorumlayan ve telefonla arayan onlarca okuyucumuz, adeta ağız birliği etmişçesine şu mesajı veriyordu:

“Evet hocam, seksenli yılları görmedik; ancak o dönem yaşananları dinledikçe huzurun, birlik ve beraberliğin, komşusunun derdiyle dertlenebilen insanların olduğu bir dönemin içerisinde savrularak o günleri yaşamak istedik.”

İşte, arayıp soran ve yorumlarını paylaşan onlarca okuyucumuz arasında, Adıyaman kültür ve edebiyatına katkılarıyla tanınan, özellikle yöre halkı ve edebiyat çevreleri tarafından “Ziya Ağabey” olarak bilinen değerli abim, Adıyamanlı şair ve yazar Ziya Taştan’ın, geçen hafta kaleme aldığım “Geçmişe Özlem mi, Kaybolan Değerlere Özlem mi?” başlıklı köşe yazıma yazmış olduğu yorumu, aynen bu hafta siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim:

“Sevgili Haluk Erdoğan kardeşim; "Seksenli Yıllara Dönüş" başlığıyla yazıp paylaştığınız, Türkan Teyze’nin hatıraları üzerinden bugünün insanını ve özellikle gençlerin içindeki o derin özlemi anlatan satırları okurken, adeta zamanın ve hızın gürültüsünden arınmış sakin bir limana sığınmış gibi hissettim kendimi. Yazının en çarpıcı ve haklı tespiti şüphesiz şuydu: Aslında özlenen şey seksenli yılların kendisi değil, o dönemin barındırdığı insanlık, samimiyet ve güven duygusudur. Bugün teknoloji çağındayız; bilgiye saniyeler içinde ulaşıyor, dünyevi imkanların en üst basamaklarında geziniyoruz. Ancak, sevgili kardeşim, sizlerinde çok doğru vurguladığız gibi, mesele teknolojinin varlığı değil, bizim onu hayatımızın merkezine yerleştirme biçimimiz. Ekranlar büyüdükçe kalplerin arasındaki mesafenin açılması, aynı çatı altında yaşayan bireylerin bile dijital duvarların ardına hapsolması, modern dünyanın getirdiği en acı çelişki. Gençlerin "Sanki ben bu çağın insanı değilim" feryadı, aslında ruhun dijital çağın yalnızlığına ve sığlığına karşı gösterdiği masum bir dirençten başka bir şey değil. Peki, bu tablo karşısında ne yapacağız? Zamanı geriye sarıp sokakları eski taş evlerin arasına, taş misketlerin sesine döndüremeyiz. Fakat sevgili kardeşim sizlerinde altını çizdiğiniz gibi; mühim olan geçmişe takılıp kalmak değil, geçmişin o güzel ruhunu bugünün şartlarıyla harmanlayarak geleceğe taşımaktır. Teknolojiyi hayatımızdan tamamen atmak yerine, onun bir araç olduğunu hatırlayabiliriz. Aynı binada yüzünü unuttuğumuz komşumuza bir fincan kahve götürerek o buzları eritebiliriz. Çocuklarımıza ekranların ötesinde, toprağa dokunmanın, sokakta koşmanın, paylaşmanın incesini ve neşesini yeniden öğretebiliriz. Çünkü bir toplumun asıl gücü fiber optik kablolarda, hızlı bağlantılarda değil; insanı ayakta tutan vicdan, vefa, komşuluk ve sevgi bağlarındadır. Sevgili Haluk Erdoğan Kardeşim, bu kıymetli sorgulamayı ve farkındalığı bizimle paylaştığız için çok teşekkür ediyorum.”

Sonuç olarak, özlem duyduğumuz, seksenli ve doksanlı yılların kendisi değil; o dönemlere anlam kazandıran samimiyet, huzur, birlik ve beraberlik duygusudur. Bugün bizlere düşen, neden o günlere dönme arzusu duyduğumuzu kendi içimizde sorgulamak ve bu sorunun cevabını bulmaya çalışmaktır.

Geçmişi olduğu gibi geri getiremeyiz; ancak geçmişte yaşatılan güzel değerleri bugünün dünyasında yeniden yaşatabiliriz. Çünkü asıl mesele yıllara dönmek değil, kaybettiğimiz değerleri yeniden hatırlamak ve geleceğe taşımaktır.

Asla unutulmamalıdır ki her şey aslına rücu eder.