Son günlerde etrafı kasıp kavuran bir akım var: 80'li yıllara dönüş… Geçmişe Özlem mi, Kaybolan Değerlere Özlem mi?

Milyonlarca insan, adeta sürgünde kalmışçasına geçmişe dönüyor. Eski fotoğraflar, eski şarkılar, eski diziler, sokak oyunları ve o yıllara ait yaşam biçimleri yeniden gündeme geliyor. İnsanlar geçmişi hatırlıyor, paylaşıyor, konuşuyor ve bir anlamda o günleri yeniden yaşamak istiyor.

Peki, neden?

Neden bugün yaşayan milyonlarca insan, yıllar öncesinin hayatına bu kadar büyük bir özlem duyuyor?

Bu soruyu Türkan Teyze'ye sordum.

80'li yılları anlatmaya başladığında yüzündeki ifadeyi, gözlerinin nasıl buğulanıp dolduğunu gördüm. Konuşurken bazı kelimelerin ağzında düğümlenip kaldığına şahit oldum. Çünkü belli ki Türkan Teyze için 80'li yıllar yalnızca geçmişte kalmış bir zaman dilimi değil, hayatının en güzel hatıralarının saklı olduğu bir dönemdi.

“Bak oğlum,” dedi, “80'li yıllarda ben evli, iki çocuk annesiydim. Bir mahallede üç ev otururduk. Çocuklarımız aynı sokakta misket, saklambaç, beş taş, yakar top, çelik çomak oynardı. Gazoz kapaklarını bile oyunlara dahil ederlerdi. Zamanın nasıl geçtiğini bilemezdik.”

Bir an durdu, sonra devam etti:

“Haydi çocuklar, eve gelin!” sesini duyduklarında çocuklar koşa koşa eve gelirlerdi. Ellerini, yüzlerini yıkar, mutfakta o gün ne pişmişse afiyetle yerlerdi. Akşamları müzik dinlenir, televizyon açılır; Kara Şimşek, Perihan Abla gibi diziler ailece izlenirdi.”

Sonra derin bir “ah” çekti Türkan Teyze:

“Nerede o eski bayramlar?”

Bu cümle aslında çok şey anlatıyordu.

Çünkü özlenen yalnızca eski bayramlar değildi. Özlenen; kapısı çalınmadan girilen komşu evleri, sokakta oynayan çocukları, akşam ezanıyla eve dönen gençleri, aynı sofrada buluşan aileleri, paylaşmayı bilen insanları ve birbirine güvenen komşularıydı.

“Ne güzel komşuluklar vardı,” dedi. “Artık yok böyle şeyler. Aynı sitede oturanlar, üst kattaki ya da bitişiğindeki komşusunu tanımaz oldu.”

Gerçekten de bugün aynı apartmanda, aynı sitede, hatta yıllardır aynı binada yaşayan insanların birbirlerinin yüzünü dahi tanımadığı bir hayatın içerisindeyiz. Bir zamanlar çocukların dünyası sokaklardı; bugün ekranlar. Bir zamanlar arkadaşlıklar yüz yüze kurulurdu; bugün çoğu zaman bir ekranın arkasında. Bir zamanlar çocuklar birlikte oyun oynardı; bugün aynı odada bulunan çocukların bile ellerinde farklı telefonlar olabiliyor.

Üstelik teknoloji kötü olduğu için değil… Biz teknolojiyi hayatımızın neresine koyacağımızı unuttuğumuz için. Türkan Teyze'nin sözlerinde bir başka serzeniş daha vardı:

“Gençlerimiz şiddet içerikli filmlerle, ellerinden bir dakika olsun düşürmedikleri telefonlarla büyüyor. Nerede gezdikleri, hangi sitelere girdikleri belli değil. Her şeyin bol olduğu ama saygının, sevginin ve huzurun azaldığı bir çağda yaşar olduk.”

Belki de bugün gençlerin “Ben sanki bu çağın insanı değilim.” demelerinin altında yatan sebep tam olarak budur.

Çünkü onların özlediği şey 80'li yılların kendisi olmayabilir.

Belki hiç yaşamadıkları bir dönemin duygusunu özlüyorlar.

Samimiyeti…

Komşuluğu…

Paylaşmayı…

Birlikte gülmeyi…

Birlikte üzülmeyi…

Sokağın güvenini…

Ailenin sıcaklığını…

Ve en önemlisi, insanın insana dokunabildiği bir hayatı…

Bugün geçmişe dönmek mümkün değil. Zamanı geri çeviremeyiz. Çocuklarımızı yeniden 80'li yılların sokaklarında büyütemeyiz. Ancak geçmişte güzel olan değerleri geleceğe taşıyabiliriz.

Gençlerimizin geleceğe emin adımlarla ilerleyebilmesi için çağı yakalamamız elbette gerekiyor. Teknolojiden, bilimden ve gelişmeden uzak durmak çözüm değildir.

Ancak çağı yakalarken geçmişimizden ödün vermemek zorundayız.

Tarihimize, geleneğimize, örfümüze, aile bağlarımıza, komşuluk kültürümüze, birlik ve beraberliğimize sahip çıkabilirsek; gençlerimize geçmişi özletmek yerine geçmişteki güzel değerleri bugünün dünyasında yeniden yaşatabiliriz. Belki de asıl mesele budur.

Geçmişe dönmek değil, geçmişte güzel olanı geleceğe taşımak.

Çocuklarımızın ellerinden telefonlarını tamamen almak değil; onlara telefonun dışında da bir dünyanın olduğunu göstermek…

Onları teknolojiden koparmak değil; teknolojiyle insanlık arasında bir denge kurmayı öğretmek…

Komşuluğu yeniden hatırlamak, bayramları sadece takvimde bir gün olmaktan çıkarmak, sofraları yeniden kalabalıklaştırmak, çocukların sokakta güvenle oynayabileceği ortamlar oluşturmak…

Çünkü bir toplumun geleceği, yalnızca teknolojisiyle değil; değerleriyle de güçlüdür. Sonuç olarak gençlerden en çok duyduğum söz şu:

“Sanki ben bu çağın insanı değilim. Geçmişe bir özlemim var.”

Belki de gençler geçmişi değil, geçmişteki insanlığı özlüyor. Öyleyse bize düşen, onları geçmişe göndermek değil; geçmişte kaybettiğimiz güzellikleri bugüne yeniden kazandırmak. Çünkü mesele 80'li yıllara dönmek değil…

80'li yılların güzel insanlığını, bugünün dünyasında yeniden yaşatabilmek.

Haluk ERDOĞAN