Devletin amacı vatandaşları kalıcı yaşam alanlarına kavuşturmaktır. Ancak mesele yalnızca anahtar teslim etmekten ibaret değildir.

Depremin üzerinden yıllar geçti. Yıkılan binaların yerine yenileri yükseliyor, kalıcı konutlar teslim ediliyor. Ancak bir gerçek var ki hâlâ tüm ağırlığıyla ortada duruyor: Her depremzede aynı noktadan yeniden başlayamıyor.

Adıyaman’da konteyner kentlerin tahliye edilmesi yönündeki karar da tam bu nedenle ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Elbette geçici barınma alanları sonsuza kadar kalmayacak. Devletin amacı vatandaşları kalıcı yaşam alanlarına kavuşturmaktır. Ancak mesele yalnızca anahtar teslim etmekten ibaret değildir.

Bugün konteyner kentlerde kalan insanların tamamı aynı şartlara sahip değil. Kimisi yeni evine yerleşmiş, hayatını yeniden kurmuş durumda. Kimisi ise işsiz, gelirsiz ve hâlâ ekonomik olarak ayakta kalma mücadelesi veriyor.

Deprem öncesinde kiracı olan ve bugün yüksek kira bedelleri nedeniyle barınacak yer bulamayan binlerce insan bulunuyor. İşte tam da bu noktada sosyal devlet anlayışı devreye girmelidir.

Devletin görevi sadece bina yapmak değil, o binaya ulaşamayan vatandaşın da elinden tutmaktır. Eğer ekonomik gerçekler dikkate alınmadan konteyner kentler tamamen boşaltılırsa, bazı aileler güvenli bir yaşam alanından çıkarak yeni bir mağduriyetin içine sürüklenecektir.

Sahadaki gerçekler, masa başında hazırlanan takvimlerden çok daha farklıdır. Her ailenin hikâyesi, her vatandaşın imkânı aynı değildir. Bu nedenle tahliye süreci, standart bir uygulama yerine sosyal incelemelerle, ihtiyaç analizleriyle ve insani hassasiyetlerle yürütülmelidir.

Bugün verilecek aceleci bir karar, yarın çok daha büyük sosyal sorunlara kapı aralayabilir. Çünkü barınma yalnızca bir çatı meselesi değil; insan onurunun, güvenliğin ve sosyal huzurun temelidir.

Adıyaman’dan yükselen çağrı aslında oldukça nettir: Tahliyeler hız odaklı değil, insan odaklı olsun. Gerçekten gidecek yeri olmayanlar belirlenmeden ve kalıcı çözümler üretilmeden konteyner kentlerin kapıları kapanmasın.

Deprem yaraları sadece betonla değil, sosyal adaletle de sarılır. Unutulmamalıdır ki devletin en büyük gücü, inşa ettiği binalar kadar zor zamanda vatandaşına gösterdiği merhamet ve sahip çıkma iradesidir.

Türkiye, yaklaşık 15 yıldır kapısını ve gönlünü başta Suriyeli, Iraklı ve Afgan olmak üzere milyonlarca mülteciye açtı. Zor durumda olan insanlara sahip çıkmayı hem insani hem de vicdani bir sorumluluk olarak gördü.

Bugün yaklaşık 5 milyon insana barınma, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetler sunabilen bir devletin, deprem felaketi yaşamış kendi vatandaşlarının barınma sorununa da çözüm üretebileceğine inanıyoruz.

Elbette hiç kimse konteyner kentlerin kalıcı olmasını istemiyor. Ancak gerçekten gidecek yeri olmayan ve ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle yeni bir hayat kuramayan depremzedelerin mağdur edilmemesi gerekiyor.

Türkiye’nin gücü ve devlet tecrübesi, vatandaşını bu zorlu süreçte de yalnız bırakmayacak kadar büyüktür.

Muzaffer Akif BEYAZ