1 Nisan 2025’te başlayan devlet destekli enerji faturaları, 2026 itibarıyla desteğin kalkmasıyla vatandaşın bütçesindeki gerçek yükü net biçimde ortaya koydu.

Enerji faturalarında devlet desteğinin faturalarda açıkça gösterilmesi uygulaması, 1 Nisan 2025’te hayata geçirildi. Bu tarihten sonra vatandaşlar, ödemeleri gereken tutarın ne kadarının devlet tarafından karşılandığını faturalarında doğrudan görmeye başladı. İlk bakışta şeffaflık olarak sunulan bu uygulama, zamanla enerji maliyetlerinin gerçek boyutunu da ortaya çıkardı.

Uygulamanın başladığı dönemde, daha önce 1.000–1.200 lira civarında gelen elektrik faturalarının aslında 2 bin lira seviyesinde olduğu görüldü. Aradaki fark devlet desteğiyle karşılanırken, bu durumun geçici olduğu kısa sürede anlaşıldı. 1 Ocak 2026 itibarıyla devlet desteğinin kaldırılmasıyla birlikte, enerji faturaları tam bedeliyle vatandaşın karşısına çıktı.

Bu süreçte özellikle doğalgaz faturalarında belirgin artışlar yaşandı. Daha önce 1.000–1.500 lira aralığında gelen faturaların 3 bin liranın üzerine çıkması, hane bütçelerini ciddi şekilde zorladı. Sekiz aylık destek döneminde ortalama aylık 1.000 lira katkı sağlanırken, desteğin sona ermesiyle bu tutarın çok üzerinde bir yük kalıcı hâle geldi.

Öte yandan asgari ücret ve emekli maaşlarında yapılan artışların, temel harcama kalemlerindeki yükselişi karşılamaktan uzak kaldığı görülüyor. Türk-İş verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 30.143 lira, yoksulluk yani asgari geçim sınırı ise 98.188 lira seviyesinde. Buna karşılık 2026 yılı için belirlenen net asgari ücret 28.075 lira.

Gelir-gider dengesinin bu kadar bozulduğu bir ortamda, kamu kurumları tarafından yapılan zamların toplumsal etkisi daha da belirginleşti. Enerji başta olmak üzere temel hizmetlerdeki artışlar, geniş kesimlerin yaşam koşullarını doğrudan etkiler hâle geldi.

Vatandaşın beklentisi ise geçici destekler yerine, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir ekonomik yapı. Enerji faturalarında yaşanan bu süreç, yalnızca maliyet artışını değil, aynı zamanda gelir dağılımı ve geçim koşullarına dair tartışmaları da yeniden gündeme taşıdı.

Umulur ki bu tabloyu ortaya koyan gerçekler, yetkililer tarafından da dikkate alınır. Zira ekonomik zorlukların derinleşmesi, özellikle kırılgan gruplar üzerinde sosyal ve psikolojik riskleri artırmaktadır. Deprem sonrası hâlâ toparlanmaya çalışan, psikolojisi yıpranmış geniş bir kesimin üst üste krizlerle karşı karşıya kalması, toplumsal sorunların daha da büyümesine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle ekonomik kararların, yalnızca rakamlar üzerinden değil, toplum üzerindeki etkileri dikkate alınarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Mehmet Emin Danış