Oysa düğün, uğranıp çıkılacak bir yer değil; davet edildiğimiz insanların en mutlu günlerinden birine tanıklık etmek ve mutluluklarını paylaşmak için bulunduğumuz bir törendir.
Düğün, geleneğimizde iki insanın ortak bir hayata attığı güçlü adımın adıdır.
Sadece evlenen gençler için değil; aileleri, yakınları, dostları ve sevenleri açısından da önemli ve özel bir gündür. Sevinç paylaşılır, dostluklar tazelenir, ailelerin mutluluğuna ortak olunur.
Ne var ki son yıllarda düğünler, bu anlamından giderek uzaklaşıyor.
Bazı düğün salonlarına baktığınızda, insanların bir bölümünün orada bulunmaktan mutluluk duyduğundan değil, adeta “görevini yerine getirmek” için geldiği izlenimine kapılıyorsunuz. Yüzlerde neşeden çok mecburiyet okunuyor.
Gerçi ekonomik şartlar, düğün davetiyesini alanı da düşündürür hâle getirdi.
Düğünler aynı zamanda bir dayanışma geleneğidir. Bir zamanlar takarken mahcubiyet duyulan “urup”, yani çeyrek altın bile fiyatların geldiği nokta nedeniyle bugün ciddi bir bütçe meselesine dönüştü. Dolayısıyla düğüne gitmenin ekonomik yönünü görmezden gelmek mümkün değil.
Benim üzerinde durmak istediğim ise başka bir konu:
Düğüne gösterdiğimiz özen ve ev sahiplerine duyduğumuz saygı.
Düğüne eşle birlikte katılmaktan daha doğal ne olabilir?
Ama artık özellikle erkek davetlilerin önemli bir bölümünün yalnız geldiğini, kısa süre oturduktan sonra da salondan ayrıldığını görüyoruz.
Hele siyasilerin, bürokratların ve kent yöneticilerinin davetli olduğu bazı düğünlerde manzara daha da dikkat çekici oluyor. Protokol mensupları ve onlarla görüşmek isteyenler geliyor; nikâh kıyılıyor, birkaç el sıkılıyor, gerekli fotoğraflar çekiliyor ve ardından sanki “ateş almaya gelmiş” gibi salon hızla terk ediliyor.
Bir süre sonra özellikle salonun ön tarafındaki masalar boşalıyor.
Geride gelin, damat ve aileleri kalıyor.
Oysa düğün, uğranıp çıkılacak bir yer değil; davet edildiğimiz insanların en mutlu günlerinden birine tanıklık etmek ve mutluluklarını paylaşmak için bulunduğumuz bir törendir.
Bu nedenle erken ve topluca ayrılmayı, evlenen gençlere ve ailelerine karşı pek de nazik bir davranış olarak görmüyorum.
Bir başka konu da kıyafet...
Elbette herkesin ekonomik imkânı, yaşam biçimi ve giyim tercihi farklıdır. Kimsenin pahalı kıyafetler giymesinden söz etmiyorum.
Ama özen ile pahalılık aynı şey değildir.
Düğün bir törendir.
Bahçede çalıştıktan, alışverişten ya da günlük bir gezintiden çıkıp doğrudan salona gelmiş izlenimi veren kıyafetlerle düğüne katılmayı doğru bulmuyorum. Hele tişörtle düğüne gelinmesini yorumlamak dahi istemiyorum.
Takım elbise şart olmayabilir; ancak temiz, düzgün, mevsime ve törenin niteliğine uygun bir kıyafet seçmek çok mu zor?
Bunun için yeni elbise almak da gerekmiyor.
İçinden geçtiğimiz ekonomik sıkıntıları dikkate aldığımızda, hiç kimseye “Düğün için yeni kıyafet alın” denilemez. Dolabımızdaki kıyafetlerden uygun olanını özenle seçmek bile yeterlidir.
Çünkü mesele marka değildir.
Mesele fiyat hiç değildir.
Mesele özendir.
İnsan önce kendisine, sonra karşısındakine ve bulunduğu ortama saygı duymalıdır.
Karşımızdakinden saygı bekliyorsak, bunun başlangıç noktası da kendimize gösterdiğimiz saygıdır.
Düğünleri yeniden düğün yapmak istiyorsak yalnızca müziği, salonu, yemeği ya da takıyı konuşmamalıyız.
Davet edildiğimiz mutluluğa gerçekten ortak olmalı; mümkünse eşimizle gitmeli, özenli giyinmeli, birkaç fotoğraf çektirip görev tamamlamış gibi ayrılmamalıyız.
Çünkü düğün salonunu dolduran insan sayısı değil, o insanların orada bulunma biçimi düğüne anlam kazandırır.
Cengiz Halil ÇİÇEK
Next