Muhtarlık seçimi yaklaştıkça köyde havalar değişiyor, gülüşler kısalıyor, selamlar mesafeli hâle geliyor…
Köy yerinde bayram her zaman takvim yapraklarına bağlı gelmez; bazen birinin ayağı kaydığında, bazen bir başkasının yükü ağırlaştığında, bazen de “oh be” denilen anlar sessizce çoğaldığında erkenden başlar. Özellikle de mesele başkasının başına gelen bir sıkıntıysa… Küçük enişte için de durum tam olarak böyle yaşanıyor. Meyve tüccarının başına gelen konuşuldukça, köy kahvesinde çay soğuyor ama küçük eniştenin ağzındaki cümle ısınıyor:
“Varan bir gitti, bitene…”
Ne kadar sade ne kadar masum gibi duran ama içine bakıldığında bin tane ima saklayan bir söz bu. Hiçbir şey söylemeden her şeyi anlatıyor; “Ben karışmadım” diyor ama sevincini saklayacak zahmete de girmiyor. Elini sürmediğini söylüyor ama bakışıyla itmiş gibi keyifli, sesiyle değil susuşuyla taraf belli ediyor. Köy buna masumiyet demez; köy bunun adını çoktan koymuştur: kurnazlık.
Muhtarlık seçimi yaklaştıkça köyde havalar değişiyor, gülüşler kısalıyor, selamlar mesafeli hâle geliyor ve dün aynı sofrada kaşık sallayanların bugün göz göze gelmemek için yolunu uzattığı fark ediliyor. Dün kırk tabak yemekle ağırlanan küçük enişteye bugün su bile tereddütle uzatılıyor; çünkü herkes görüyor ki yalnızlık kapıya dayanmış ama küçük enişte bunu kabullenmek yerine faturayı kadere, zamana, insan nankörlüğüne kesiyor. Kendine gelince sorumluluk yok, pay yok, muhasebe hiç yok.
Yetmezmiş gibi bir de büyük büyük laflar ediyor: “Bundan böyle azaları ben belirlerim.” Sanki köy onun şirketi, insanlar bordrolu çalışan, kader talimatla değişecek sanıyor. Söz iri, cümle yüksek ama içi boş. Köyde lafın kilosu tartılır; hafif olan ne cepte durur ne de hafızada yer eder. Küçük enişteyi endişelendiren başka bir gelişme yaşanmış; köyde, başka köyden gelen çerçi “Ben de muhtar adayıyım” demiş. “Ben çok mal sattım, beni herkes tanır” demiş.
Karşı köy desen başlı başına bir curcuna. Muhtar adayı çok, sağduyu az, niyet bol ama yük taşıyacak omuz sayısı sınırlı. Herkes “Ben bilirim” havasında dolaşıyor ama iş köyün derdini sırtlamaya gelince ayakkabılar dar, yollar uzun. “Beni kimse yıkamaz” diyenler çoğaldıkça, zaten ayakta zor duran yapı iyice sallanıyor.
Takım elbiseyle köy meydanında dolaşan var, aşiret lideri olduğunu ilan eden var, “Ben eski muhtarım, yine seçilirim” diye kendi kendini avutanlar var. Bir de köşede durup, sesi herkese ulaşsın diye özellikle yükselterek “Bu işi ben bitirdim” diyen var ki, köy en çok ona acıyor. Çünkü bu topraklarda biten iş sessiz biter; bağırarak değil, ortalığa ilan ederek hiç bitmez.
Bir tanesi var ki durmadan geziyor; kapı kapı, dükkan dükkan, el sıkmadık kimse bırakmıyor. O gezdikçe diğerleri huzursuz oluyor; çünkü bu topraklarda çok gezmek bazen çalışkanlık değil, başkalarında panik işareti olarak okunur.
Köy seçimi sandıktan ibaret değildir; kim ne zaman sevindi, kim kimin düşüşüne içten içe bayram etti, kim sustu, kim kenardan izledi, kim lafını yuttu, kim laf soktu… Hepsi köyün hafızasına tek tek yazılır. Sandık günü geldiğinde köy konuşur; yüksek sesle değil ama son derece net, geri dönüşü olmayacak kadar açık konuşur.
İşte o gün ortaya çıkar: Kim gerçekten karışmamış, kim sadece seyirci kalmış, kim başkasının başına gelenden kendine pay çıkarmış. Bayram biter, maskeler düşer, köy kalır ve hesabı da her zaman olduğu gibi yine köy sorar.
Ha birde köyün büyük agası neder....
Karşı köy desen, başlı başına bir curcuna… Muhtar adayı çok, sağduyu az; niyet bol ama yük taşıyacak omuz sayısı sınırlı. Herkes “Ben bilirim” havasında dolaşıyor ama iş köyün derdini sırtlamaya gelince ayakkabılar dar, yollar uzun. “Beni kimse yıkamaz” diyenler çoğaldıkça, zaten ayakta zor duran yapı iyice sallanıyor.
Takım elbiseyle köy meydanında dolaşan var, aşiret lideri olduğunu ilan eden var, “Ben eski muhtarım, yine seçilirim” diye kendi kendini avutanlar var. 1940’tan kalma büyükannesinin elbiseleriyle dolaşan bir kadın çıkıp “Ben de muhtar adayıyım” diyor. Öte yandan Tıncıklı Ayten, “Ben de varım ama son gün çekilebilirim” diye kapıyı açık bırakıyor.
Bir de köşede durup, sesi herkese ulaşsın diye özellikle yükselterek “Bu işi ben bitirdim” diyen var ki, köy en çok ona acıyor. Çünkü bu topraklarda biten iş sessiz biter; bağırarak değil, ortalığa ilan ederek hiç bitmez. Bir de bu köyde sessiz sessiz çalışanlar var. Başka köyde aza, bu köyde muhtarlığa adayım diyor. “Babamı bu köyde herkes tanır” deyip geziyor.
Bir tanesi var ki durmadan geziyor; kapı kapı, dükkan dükkan, el sıkmadık kimse bırakmıyor. O gezdikçe diğerleri huzursuz oluyor. Çünkü bu topraklarda çok gezmek bazen çalışkanlık değil, başkaları için panik işareti olarak okunur.
Köy seçimi sandıktan ibaret değildir. Kim ne zaman sevindi, kim kimin düşüşüne içten içe bayram etti, kim sustu, kim kenardan izledi, kim lafını yuttu, kim laf soktu… Hepsi köyün hafızasına tek tek yazılır. Sandık günü geldiğinde köy konuşur; yüksek sesle değil ama son derece net, geri dönüşü olmayacak kadar açık konuşur.
İşte o gün ortaya çıkar: Kim gerçekten karışmamış, kim sadece seyirci kalmış, kim başkasının başına gelenden kendine pay çıkarmış… Bayram biter, maskeler düşer, köy kalır ve hesabı da her zaman olduğu gibi yine köy sorar.
Bu arada beni düşünürseniz davul zurnalı halayla gelmeniz lazım; belki o zaman aday olurum. Ha, bir de para vermem; ha, haberiniz ola. Bu haftaki konuyu bir fıkra ile bitirelim.
Bu ara köye bir vekil gelir.
Muhtar, köye gelen vekile:
-İki büyük problemimiz var, der.
Vekil:
-Lafı mı olur muhtar, söyle, halledelim, diye yanıt verir.
Muhtar:
-Birinci sorun, köyde sağlık ocağı var ama doktor yok, der.
Vekil:
-Hemen Sağlık Bakanı’nı arayıp hallediyorum, der. Cep telefonunu çıkarır, biriyle konuşur:
-Tamam, doktor yarın sabah burada olacak. İkinci sorununuz ne?
Muhtar cevap verir:
-Köyümüzde cep telefonu çekmiyor.
Eskiden istekler sigara paketinin arkasına yazılırdı…
Şimdi ise cep telefonu görüşmesi.
Hadi çıkın bu işin içinden.
Celil KOCATAŞ