Soralım: Depremde evini kaybeden, işini kaybeden, bir gecede tüm dünyası yıkılan bir aile, bugün 1 milyon lirayı hangi kumbaradan çıkaracak?

Evin Kapısı Var, Ama Eşiği Çok Yüksek: Depremzede Anahtara Nasıl Uzansın?

Konut sahibi olmak, bu topraklarda nesillerdir süregelen en büyük "hayal". Ancak artık bu hayal, bir yatırım aracı olmaktan çok öte; depremle birlikte bir hayatta kalma mücadelesine, yeniden tutunma çabasına dönüştü. Evini, eşyasını, anılarını toprağa gömen bir insan için "yuva", dört duvarın ötesinde bir anlam taşıyor.

İşte bu yüzden, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 64 ilde yaklaşık 20 bin konutu satışa çıkarması, ilk bakışta yaraları saracak bir umut ışığı gibi parladı. İnsanlar, artık boş vaatler değil, bir başlangıç noktası arıyor. Fakat satışa sunulan konutların şartları netleşince, o umut yerini derin bir soru işaretine bıraktı: Bu evler gerçekten depremzedenin yarasına merhem mi, yoksa sadece piyasa koşullarında bir gayrimenkul satışı mı?

Ödeme tablolarına baktığınızda, bürokrasinin diliyle her şey "makul" görünüyor. Peşin ödeyen için indirimler, yüzde 50 peşinat verene kolaylıklar... Kâğıt üzerinde sistem tıkır tıkır işliyor, hesap makinesi her şeyi doğruluyor. Ancak hayat, ne yazık ki kâğıt üzerinde yaşanmıyor.

Rakamlara inelim: Yaklaşık 4 milyon liralık bir konutu baz alalım. Yüzde 25 peşinat demek, 1 milyon lirayı masaya koymak demek. Yüzde 50'yi telaffuz bile etmek istemiyorum, o 2 milyon liralık bir "başlangıç bedeli". Bunun üzerine gelen, 21 bin liradan başlayıp 37 bin liraya kadar tırmanan aylık taksitleri de ekleyin.

Şimdi vicdanın sesini dinleyip soralım: Depremde evini kaybeden, işini kaybeden, bir gecede tüm dünyası yıkılan bir aile, bugün 1 milyon lirayı hangi kumbaradan çıkaracak?

Sosyal konutun ruhu, ulaşılabilir olmaktır. Eğer bir vatandaşın o evin kapısından içeri girebilmesi için "milyoner" olması gerekiyorsa, burada bir kavram karmaşası yok mu? Eğer başlangıç çizgisine gelebilmek için bu kadar büyük bir sermaye şartsa, o noktada vatandaşın aklına haklı olarak şu soru geliyor: Bu proje gerçekten "sosyal" mi, yoksa sadece adı mı öyle?

Elbette devletin maliyetleri var, yapılan her betonun, her demirin bir karşılığı bulunuyor. Kimse "bedavaya verilsin" demiyor. Ancak deprem bölgelerini sıradan bir emlak piyasası gibi değerlendirmek, gerçekleri ıskalamaktır. Burada insanlar "daha iyi bir eve geçeyim" diye değil, "kaybettiğim hayatı enkazın altından nasıl çıkarırım" diye çabalıyor.

Çözüm belli aslında. Deprem bölgesine özel, peşinatsız veya sembolik bir peşinatla başlayan; gelir düzeyine endeksli, faizden ziyade insanı odağına alan daha uzun vadeli modeller neden üretilemesin? Bugün asıl mesele, faiz oranı veya taksit miktarı değil; kapıdan içeri girebilmenin yarattığı o görünmez bariyer.

Devlet, vatandaşına ev gösteriyorsa, o evin anahtarını açacak yolu da oluşturmakla mükelleftir. Çünkü depremzedenin önüne konut koymak başka şeydir, o konuta ulaşabileceği gerçekçi bir zemini hazırlamak bambaşka.

Bugün o bölgedeki herkesin zihnindeki o tek soru, aslında bir yardım çığlığı: "Ev var, şartlar var... Peki bu kapıyı açacak o peşinat nerede?"

Celil KOCATAŞ