Adıyaman’ın yeşil sokaklarında büyüyen bir kuşak, betonlaşma ve değişimle kaybolan çocukluğunu anlatıyor; hafızalarda kalan bir şehre özlem var.
ÇOCUKLUĞUMUZU ÇALDILAR…
60 yaşındayım. Belki akranlarımın çoğu benimle aynı duyguları paylaşıyordur.
Adıyaman, çocukluğumuzun cennetiydi. O zamanlar sokaklar bizim krallığımızdı. Sabah erkenden uyanır uyanmaz, kahvaltı bile etmeden mahalle aralarına koşardık. Saklambaç, çember, yerden yüksek, dokuz taş, istop… Taşlarla kale çizip top oynar; toz toprak içinde yuvarlanırken düşmeyi de kalkmayı da öğrenirdik. Akşam ezanı okunana kadar evlere dönmezdik; annelerimiz seslenirdi: “Gel artık, baban kızıyor!”

O günlerde Adıyaman çok daha yeşildi, çok daha samimiydi. Göksu, Eğriçay, Abuzer Gaffar Çayı gürül gürül akardı. Has (marul) bahçeleri, üzüm bağları vardı. Marulu bahçeden kendimiz koparır; bağlarda üzüm toplar, şıra yapardık. Perre Antik Kenti’nin (Pirin mağaraları) taşları arasında hayaller kurardık. Mahalleler birbirini tanırdı. Kapılar açık olurdu; komşu teyzeler bahçelerinden domates, biber uzatırdı. Beton yoktu, yüksek binalar yoktu. Gece damlara çıkar, yıldız sayardık; nineler eski hikâyeler (haket) anlatırdı. Hava temizdi, trafik yoktu, korku yoktu. Çocuklar özgürdü, masumdu.
Hele Bayramlar çocukların özlemle beklediği günlerdi. Yeni giysiler o zamanlarda alınırdı. Bayramdan önce giyemezdik. Ramazan ayı ayrı bir güzeldi. Eskiden fırınlarda fiş vardı. Ekmeği fişle alırsın, ay sonu maaş alınca toptan öderdin. Fırınlar Sahurda tava ekmeği yapardı. O karanlıkta tava ekmeği almaya giderdik. O zamanlar fırına çocuklar giderdi. Korku yoktu, güven tamdı. Saf bir komşuluk vardı. Bugün çocuğu değil fırına iki adım öteye gönderemiyoruz.
Bugün ise o sokaklar sessiz. Yerini apartmanlar, AVM’ler, beton yığınları aldı. Trafik tıkanıyor, korna sesleri ezanı bastırıyor. Çocuklar artık tablet ve telefon başında büyüyor; dışarı çıktıklarında “dikkat et” uyarılarıyla karşılanıyorlar. Oyun yerini ekrana bıraktı. Mahalle dayanışması eridi, komşuluk zayıfladı. Depremle birlikte zaten yaralı olan kent, bir de plansız büyümenin yükünü taşıyor. Şehir plancıları, planlamayı çoğu zaman bina yapmaktan ibaret sanıyor; insanı geri plana itiyor. Altyapı sorunları, kazılı yollar, yükselen binalar… Eski Adıyaman’ın o sıcak, tozlu kokusu kayboldu. Derelerimiz, çaylarımız kurudu. Abuzer Gaffar Çayı’nın yanına mesire alanı yapıldı ama çayda su kalmadı; kalan az suyun üzeri bile kirle kaplandı. Velhasıl, Adıyaman eski yeşilini, temiz havasını kaybetti; yerine gri bir kent manzarası geldi.

Kendi evimizin bahçesi vardı. Bahçelievler’de çoğumuzun evi bahçeliydi. Bu evlerin bahçesinde ceviz ağacı da olurdu, kayısı, erik ağacı da. Dut ağacı genellikle birçok evin bahçesinde vardı. Ülkenin en güzel incirleri sıradan evlerin bahçelerinde ağaçtan toplanırdı. Yollar geniş, sokaklar ferah olurdu. Her mahallede çocukların oynayacağı boş meydanlar vardı..Arkadaş randevuları için ağaç altları belirlenirdi. Şehrin içinde, Cumhuriyet döneminde yapılmış o güzelim simetrik binalar dururdu. Ama sonra ne olduysa, yetmişli yıllardan itibaren bir betonlaşma süreci başladı. O eski evler birer birer kayboldu.
Mesela “Pamuk Prenses’in evi” gibi bir ev vardı; yıkıldığını duyduğumda son derece üzülmüştüm. Köşedeydi, aslında dubleks bir evdi. Hani Amerikan filmlerinde görürüz ya, bahçeli, tek katlı gibi duran ama içi geniş, ferah evler… Aynen öyleydi. Bahçelievler Birinci Sokak’ın tam başında dururdu. O ev sadece bir yapı değildi; bir hayatın, bir mahallenin hafızasıydı.

Diyeceğim şu: Çocukluğumuzu çaldılar. Saf, temiz çocukluğumuzu çaldılar. Çocukluğumuzu çocuklarımıza, torunlarımıza aktaramadık.
Hızlı ve çarpık kentleşme, plansız gelişme, betonlaşma tutkusu çocukluğumuzu elimizden aldı. Doğa ile bağımız koparıldı. O özgür sokaklar, topraktan öğrendiğimiz dersler, komşulukla büyüyen güven duygusu yavaş yavaş silindi. Bizim kuşağımız, “bir gün hepimiz son kez sokakta oyun oynadık” diyen bir kuşak oldu. Şimdi çocuklar o tadı bilmiyor bile. Şehrin sokakları hâlâ duruyor belki, ama çocuklarımızın hayalleri daraldı.

Yine de Adıyaman hâlâ güzel, hâlâ güçlü. Halk acıya rağmen birbirine sarılıyor, yaralarını sarmaya çalışıyor. Ama o eski ruhu yeniden canlandırmak için geç kalmamalıyız. Daha fazla yeşil alan, daha az beton; çocuklara yeniden sokaklarını, oyunlarını, özgürlüklerini iade etmek gerekiyor. Çünkü çocukluk bir kez yaşanır. Onu çaldırmamak, en azından kalanını korumak bizim elimizde.
Eski Adıyaman’ı unutmayalım: O damlarda yıldız saydığımız, tozlu yollarda koştuğumuz, komşu kokularıyla büyüdüğümüz günleri… Belki bir gün yeni nesillere de o masumiyeti miras bırakabiliriz. Çocukluğumuzu çaldılar, ama hafızamızı çalamadılar. Ve o hafıza, belki de yarınların kurtuluşu olur.
Adıyaman’ım, seni öyle özlüyoruz ki…
Osman DANIŞ
Yerel Siyaset Danışmanı
Next