BİR KARŞILAŞMANIN HİKÂYESİ
"Diyorlar ki Sen Delisin... İsmet Abla, Hiç Bu Kadar Sevilir mi?"
BESNİ GÜNCEL - Besni'nin Yaşayan Efsaneleri ana başlığıyla sürdürdüğüm bibliyografik çalışmalarım, bu kez beni ilçemin dışına çıkardı. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları mahallenin değil, bir şehrin hafızasına dönüşüyor. Onların hayatına dokunmak için bazen uzun randevulara da ihtiyaç olmuyor. Hayat, sizi hiç ummadığınız bir anda, hiç ummadığınız biriyle karşılaştırabiliyor.
Besni'deki mesaimin ardından her gün olduğu gibi Adıyaman'a döndüm. Ailemin akşam için istediği birkaç eksiği almak üzere şehir merkezindeki Hastane Caddesi üzerinde bulunan bir marketin önünde aracımı park ettim.
Tam markete yönelirken gözüm, cadde ortasındaki refüje takıldı.
Yemyeşil otların arasında akşamlık rızkını toplayan altı-yedi koyun...
Onların otlamasını sabırla bekleyen, bordüre oturmuş bir kadın...
Ve hemen yanı başlarından hiç durmadan akıp giden şehir trafiği...
O an gördüğüm manzara, fotoğraftan çok yağlı boya bir tabloyu andırıyordu. İçimden, "Bunu bir ressam görse hiç düşünmeden tuvaline taşır." diye geçirdim.
Yanına yaklaşıp cep telefonumla fotoğrafını çekmek için izin istedim.
Gülümsedi.
"Çek..." dedi.
Ardından da tebessümünü bozmadan ekledi: "Çek de ne yapacaksın bu çirkin kadının fotoğrafını?"
Ben daha cevap vermeye fırsat bulamadan, refüjde otlayan koyunları göstererek, "Ne güzel bir manzara değil mi..." dedi.
O an anladım.
Fotoğrafını neden çekmek istediğimi ben anlatmadan o anlamıştı.
İki ayrı kare çektim.
İlkinde onu, ilk gördüğüm gibi, yoldan geçen araçları seyrederken görüntüledim.
İkinci karede ise bulunduğu yöne geçip yüzündeki gülümsemeyi yakalamak istedim.
Bu kez objektife gülümsedi...
El salladı...
Belki de fotoğrafını görecek insanlara daha o anda selam veriyordu.
Fotoğrafları çektikten sonra yanına gidip oturdum.
Yanına doğru ilerlerken, "Aziz Nesin demiş ki; insanları tanıdıkça hayvanları sever oldum..." dedi.
Ben de telefonumdaki not sayfasını açarken kendi kendime, "Aziz Nesin..." diye mırıldandım.
Sözümün devamını ise o getirdi: "1980'li yıllarda demiş... Aziz Nesin... İnsanları tanıdıkça hayvanları sever oldum..." dedi.
Özellikle "Aziz Nesin" ismini bir kez daha vurguladı.
Ben not almaya devam ederken bu kez ekledi: "Bilim insanıydı Aziz Nesin..."
Acaba beni, Aziz Nesin'i tanımıyor olabilecek bir gence mi benzetmişti?
Yoksa sohbeti biraz daha derinleştirmek mi istemişti?
Doğrusunu bilmiyorum.
Belki de karşısında saçlarına kar yağmış bir gazeteciyi değil, yaşını göstermeyen bir genci görmüştü.
Belki de yüzünde yılların izlerini taşımasına rağmen kendisini hâlâ genç hisseden bir kadın, karşısındakini de öyle görüyordu.
Kararı okuyucuya bırakıyorum.
Ben ise gülümseyerek not almaya devam ettim.
"Hayvanlar çok iyi... Onlar bana mutluluk veriyor." dedi.
O sırada koyunlardan biri refüjden inerek evin bulunduğu sokağa doğru yürümeye başladı.
Hemen seslendi. "Gel buraya... Oraya gitme... Şimdi değil..."
Koyun durdu.
Bu kez ben söze karıştım.
"Gel... Daha erken. Hem görmüyor musun, sohbet ediyoruz. Senin caddede ne işin var?"
Benim koyunla konuşmama gülümsedi.
Koyun tekrar refüje çıktı.
Yanımdan geçerken karnını sırtıma sürdü.
Abartmış olmam ama sanki, "Hadi artık kalkın... Biz de eve gidelim" der gibi hafifçe beni dürttü.
Ben de bu sessiz müdahaleye sessiz kalmadım: "Yahu bırak işimizi yapalım... Bize karışma" dedim.
Yüzünden eksik olmayan tebessümüyle yine gülümsedi.
Demiştim ya...
Onun hakkında önceden bildiğim bazı şeyler vardı.

Adını henüz bilmiyordum ama onu tanıyordum.
Evinde onlarca kedi ve köpek beslediği için yıllardır şehirde konuşulan isimlerden biriydi.
Hayvan sevgisi nedeniyle zaman zaman bazı komşularının şikâyetine konu olmuş, evindeki hayvanların çevreye koku yaydığı ve ses çıkardığı yönündeki iddialarla yerel basında defalarca haber olmuştu.
Ama daha ilk dakikalarda gördüğüm kadarıyla, onun dünyasında bütün bunların önüne geçen tek bir gerçek vardı.
Merhamet...
Bir ara adını yazmak için telefonumdaki not sayfasını açtım.
Adını sordum, “İsmet Yılmaz” dedi…
Yaşını da yazmalıydım.
Fısıldayarak sordum: "Kaç yaşındasın?"
Sorarken doğrusu biraz ürktüm.
Çünkü gözlerime öyle bir baktı ki, bir an, "Kadınlara yaş sorulur mu?" diye muzip bir çıkış yapacak sandım.
Gülümsedi. "Kaç gösteriyorum?" diye sordu.
Ben de aynı gülümsemeyle, "Yaşlı..." dedim.
Sonra da ekledim. "Ama benden büyüksün."
Bu kez kendisi söyledi.
"1955 doğumluyum."
Hesabı hemen yaptım. "Ben 1965 doğumluyum. Demek ki benden on yaş büyüksün... Yetmiş bir yaşındasın."
Bir an sustu.
Yüzündeki tebessüm kaybolmadı ama bakışlarını hafif bir hüzün kapladı.
Sessizce, "Yıllar ne çabuk geçiyor..." dedi.
Bu kez ben konuştum. "Ben elli yaşındayım sanıyordum. Geçenlerde çocuklar 'İyi ki doğdun baba' deyince fark ettim ki altmış biri geçmişim. Şu son on yılın nasıl geçtiğini anlayamadım."
Beni dinlerken başını yavaşça salladı.
Sanki sadece sözlerimi değil...
Geçip giden yılları da tasdik ediyordu.
Ben ise kendi kendime mırıldanıyordum. "Ekonomik krizler... On beş Temmuz... Pandemi... Deprem..."
Belki de ömrümüzün en ağır yılları, takvim yapraklarından daha hızlı geçmişti.
Tam o sırada içimden bir ses yükseldi. "Ne yapıyorum ben?", "Aslında o konuşacak, ben yazacağım...", "Ben neden konuşuyorum ki..."
Gazetecilik bazen soru sormayı bilmektir.
Bazen de susmayı...
Hüznü dağıtmak için konuyu değiştirdim. "Gençken ne iş yapıyordun?" dedim.
Hiç düşünmeden cevap verdi. "Ebe... Ebe-Hemşireydim."
İşte o anda aklıma bir isim geldi. "O zaman sen Hatice Ebe'yi tanırsın. Geçen hafta röportaj yaptım."
Merakla yüzüme baktı.
- "Hangi Hatice?"
- "Hatice Deniz... Besni'de yıllarca ebelik yapmış."
Bir anda heyecanlandı.
- "Tanımaz mıyım Hatice'yi... Çok iyi bir insandı. Nerede şimdi? Kimle yaşıyor? Nasıl? İyi mi?"
Sorular peş peşe geliyordu.
"Besni'de oğluyla yaşıyor. Çok iyi... Sağlığı da yerinde" dedim.
O an aklıma güzel bir fikir geldi.
Telefonumu çıkarıp Hatice Ebe'nin oğlu Coşkun Deniz'i aradım.
Telefon açıldı.
"Maalesef şu an evde değilim" dedi.
Ben daha ne söyleyeceğimi düşünürken İsmet Abla telefona doğru eğildi.
"Annene selam söyle... O çok iyi bir insan. Ona iyi bakın... Bir de bana hakkını helal etsin... Ben ona ettim."
Bir an sustum.

Hayat bazen insanın önüne öyle güzel tesadüfler çıkarıyor ki...
Bir hafta arayla iki eski meslektaşı dinlemiş...
Şimdi ise yıllardır görüşemeyen iki dost arasında küçücük de olsa manevi bir köprü kurmuştum.
Telefonu kapattım.
İçimde tarif edemediğim bir huzur vardı.
Ama bir taraftan da eve geç kalıyordum.
Gülümsedim.
"Benim gitmem lazım. Hanım ekmek bekliyor. Cadde ortasında bir kızla sohbete daldığımı duyarsa bana kızar. Senin için fırça yemek istemem" dedim.
Yüzünden eksik olmayan tebessümüyle cevabı yine hazırdı: "Hanımın Adıyamanlıysa kızmaz... O anlayışlı kadındır."
İkimiz de güldük.
Ayak üstü başlayan sohbetimiz, farkına varmadan yılların içinden geçmişti.
Ama artık vedalaşma vakti gelmişti...
Vedalaşmak üzere ayağa kalktım.
İsmet Abla'nın koyunları çoktan akşamlık rızıklarını toplamıştı.
Cadde ise hâlâ aynı telaşla akıyordu.
Arabama doğru birkaç adım atmıştım ki, arkamdan sesi geldi.
"Deli İsmet... Bana Deli İsmet derler. Öyle yazarsan tanırlar..."
Durdum.
Arkamı döndüm.
Yine gülümsüyordu...
İlk gördüğüm andaki gibi...
Fotoğrafını çekerken olduğu gibi...
Koyunla konuşurken olduğu gibi...
Yüzünden hiç eksilmeyen o tebessümle...
Bu cümle beni, tasavvuf satırlarında "deli" diye anılan nice gönül insanına götürdü.
Toplum, çoğu zaman dünyaya alışılmışın dışında bakanlara kolayca bir isim buluyor.
Kimi zaman "garip" diyor...
Kimi zaman "tuhaf"...
Kimi zaman da "deli..."
Oysa cadde ortasındaki küçücük bir refüjde koyunlarının akşamlık rızkını toplamasını sabırla bekleyen, o sırada gelip geçen araçlara değil de,
"Ne güzel bir manzara değil mi..." diyebilen bir insanın dünyası, belki de bizimkinden daha zengindir.
Belki de o yüzden farklı görünür.
Arabama doğru yürürken aklımdan Besnili merhum şair ve söz yazarı Ali Tekintüre geçti.
Ona da yıllar önce "deli" demişlerdi.
Belki de o söz, en güzel eserlerinden birine ilham olmuştu.
Motoru çalıştırırken dudaklarımdan farkında olmadan o şarkının sözleri döküldü.
"Diyorlar ki sen delisin...
Hiç bu kadar sevilir mi..."
Direksiyonu eve doğru çevirirken düşündüm...
Bugün yaptığım şey bir röportaj değildi.
Bir haber de değildi.
Hatta tam anlamıyla bir biyografi hiç değildi.
Bu...
Hayatın bana armağan ettiği kısa ama unutulmayacak bir karşılaşmaydı.
Bazen yıllarca süren dostluklar, birkaç dakikalık sohbet kadar iz bırakmaz.
Bazen de ayaküstü edilen birkaç cümle, insanın zihninde yıllarca yaşamaya devam eder.
Belki bir gün yine karşılaşırız...
Belki yine aynı refüjde...
Yine aynı koyunlarla...
Yine aynı tebessümle...
Ama o gün gelmese bile, İsmet Abla'yı her hatırladığımda gözümün önüne önce o manzara gelecek.
Cadde ortasında yemyeşil bir refüj...
Akşamlık rızkını toplayan koyunlar...
Ve onların başında oturmuş, hayatın telaşına aldırmadan gülümseyen bir kadın...
Ardından da koyunun, karnını sırtıma sürterek adeta,
"Hadi artık kalkın... Biz de eve gidelim..."
dercesine beni dürtüşü...
Sonra da İsmet Abla'nın kahkahası...
Eve doğru yol alırken bir an düşündüm.
Belki de insanlar ona boşuna "Deli İsmet" demiyordu.
Çünkü bu dünyanın akıllıları, çoğu zaman hesap yaparken; o, merhameti seçmişti.
Kimi evini eşyalarla doldurur.
O ise kedilerle, köpeklerle...
Kimi hayatını konforla ölçer.
O ise paylaşarak...
Kimi şehrin gürültüsünü dinler.
O, cadde ortasında bile koyunlarının huzurunu...
Ve o huzurun içindeki güzelliği görebiliyordu.
Belki de asıl mesele buydu.
Kimin akıllı...
Kimin deli olduğu değil...
Kimin daha çok sevebildiğiydi.
İşte bu yüzden, arabam uzaklaşırken aklımda sadece şarkının sözleri değil, İsmet Abla'nın son cümlesi de yankılanıyordu.
"Deli İsmet... Bana Deli İsmet derler..."
Ben ise içimden sessizce cevap veriyordum.
Diyorlar ki sen delisin...
İsmet Abla...
Hiç bu kadar sevilir mi?..
Mehmet Emin DANIŞ
(Edebiyat Çorbası Denemeleri -1)
#İsmetAbla #EdebiyatÇorbası #MehmetEminDanış #Deneme #İnsanHikâyesi #Adıyaman #BesniGüncel #İsmetYılmaz #AliTekintüre #DiyorlarKiSenDelisin #AzizNesin #Besni'ninYaşayanEfsaneleri #EbeHaticeDeniz
Next




