Bugüne kadar ısrarla makale, kitap, sohbet ve konferanslarımda hep içimize hicret edip ne arıyorsak orda bulmamız gerektiğini, kader dediğimiz yaşamsal serüvenimizin hazır bir senaryo olmadığını ve kaderimizin alnımıza değil ellerimize yani çabamıza bağlı olduğunu, bu yüzden de ilkin insan sonra da iman iddiasındaki insanlar olarak sürekli çabalayarak herkes için “güven adası” olmamız gerektiğini ısrarla anlatan biriyim.

Celalettin-i Rumi’nin “çiviyi çakmak için defalarca vurmak gerektiği” ikazından yola çıkarak ısrarla işlediğim bu konuyu “kişisel gelişim” olarak algılayıp kendini bu kitaplara adayan okuyucu ve takipçilerim olduğunu attıkları dm ve maillerden öğrenince çok şaşırmıştım.

Zira arz etme çabası içinde olduğum konu ahsen-i takvim yani en güzel surette yaratılan insanın içine tek başına tüm dünyayı kurtarabilecek iyilik potansiyeli yüklendiği gibi aynı insanın içine yine tek başına tüm dünyayı yok edebilecek bir kötülük potansiyeli yüklenmiş olduğu gerçeği idi.

Hatta bu konuyu pekiştirmek için iki uç örnek vermiş, tek başına dünyayı iyiliğe ve güzelliğe sevkedebilme konusuna Alemlere rahmet olanı örnek göstermiş, özellikle Mekke’nin fethinde affetmenin azizliğine sığınarak gönülleri nasıl fethettiğini anlatmış; karşıt örnek olarak da milyonlarca yahudiyi fırınlarda diri diri yakıp küllerinden sabun yapan Hitler örneğiyle insanın ne kadar canavarlaşabileceğini anlatmıştım.

Öyle ya Adem’e olan kini nedeniyle O’nu ve neslini yoldan çıkarmaya çalışan İblis, aslında tam da bu yolla kendisinin yoldan çıkış gerekçelerini aynıyla ve hatta daha da fazlasıyla insanlara yüklemeye çalışıyor. Bu nedenle olsa gerek ki yoldan çıkmamak, İblis’in vesvese tuzağına düşmemek ve nefsimizi vicdanımıza imam kılmamak adına en temel rızıklar olan aklın, vicdanın ve iradenin hesabını verebilir hale gelmek gerekiyor.

Ancak, bu muhasebe içinde kendilerine verilen en büyük rızkın yaşamın ta kendisi olduğunu anlamayan insanlar, çevrelerindeki sayısız ‘var’ yerine sayılı olan ‘yok’u görüyorlar ve kendilerini bir et yığını olarak gördükleri için de “rızık” deyince sadece suyu ve günlük iaşeyi anımsıyorlar.

Oysa akledebilen bir kalbin anladığı rızık hayatı okuyabilmek ve bu okuyuşla baştan aşağı yaratılmışa hizmet aşkı ile donanabilmek,yani ruhun rızkı olan hak, hakikat ve adalete şahitlik edip onu zamanın göğsüne yayabilmektir.

Dünyaya sahip olmak için değil şahit olmak için gelmiş olmamızın idrakiyle tüm varlığımızı inancımıza şahit kılmak adına bize eşref olarak yaratılmamızın şerefiyle bahşedilen akıl,vicdan ve irade gibi nimetlerin hakkını eda etmek adına bir tefekkür sofrası açıp zihin torbalarımızı doldurmaya çalışalım istiyorum bu yazımda;

Hepiniz takdir edersiniz ki, uygun ortama kavuşuncaya kadar tüm tohumlar toprak altında uykuda sayılır. Tohumların uyanması; içine gizlenen rahmetin harekete geçip kabuğu çatlatabilmesi için havaya, suya, ışığa ve illa da ilgi, istidat ve kabiliyetlerince işleyecek bir ele ihtiyaç var. Kabuğunu çatlatamayan tohumun bin yıl toprakta da kalsa filizlenemeyeceğinin de farkında olarak “kelimeyi ruh ile buluşturma” adına “kişisel gelişim” konusuna değinmek gerekiyor sanırım bu noktada.

Artık bir özenti haline gelen “kişisel gelişim” kitaplarını okudum mu? Evet, sanırım onlarcasını. “Kişisel gelişeyim”, “başarılı olayım”, “mutlu olayım” yönünde hemen hepsi birbirinin aynı tavsiye ve nasihatler içeren bu kitaplardan bişey kazanabildim mi? Bu soruya cevabım kesinlikle hayır.

Neden? Çünkü insanda zaten var olan egoya hizmet edip insanı bencilliğin dipsiz kuyusuna yuvarlıyor.

Peki nasıl? Hep beraber bakalım;

Kişisel gelişim sistemi “Looser” dedikleri insanlar üzerine kurulu.

Kim bunlar?

Kaybedenler.

Çünkü toplum kaybedenlerle dolu. Toplumsal olarak yaşadığımız ardı arkası kesilmeyen travmalar bir tarafa geçim telaşı, kalmayan hesap korkusu, üstü örtülen vicdan kavramı, kaybolan feraset, biten basiret ve en önemlisi de hayata marifet gözüyle bakmayı kaybedişimiz “kaybedenler”in grubuna her geçen an binlercesini ekliyor. Buna bir de iman ettiğimiz kapital dininin en önemli emri olan “tüketim” çılgınlığını da ekleyin, bakın o zaman “kaybedenler klubü” gözünüzde nasıl canlanıyor!

Peki bu kitaplar neyi geliştiriyor veya bu sistem gerçekte neye hizmet ediyor?

Filmlerde, dizilerde başarılı iş adamları, onların hayatları, arabaları, evlilik dışı ilişkileri, saatleri, pahalı cep telefonları, içkileri, partileri...

Amaç ne?

Özenti yaratmak! Dikkat edin tüm senaryolardaki insanlar genç, mutlu ve varlık içinde yüzüyorlar. Toplumdaki varlıkları % 1 oranında. Toplumun geri kalan % 99’u  “kaybeden”, sıradan işlerde, sıradan hayatlar yaşayan, günlük telaşlarda hayatlarını erteleyen ve en önemlisi de kendilerine borçlu kalan insanlar.

Tam da bu noktada “ben nasıl onlar gibi olabilirim?” mücadelesi başlıyor ve onlara nasıl başaracaklarını anlatan sihirli formüller devreye giriyor. Krem sürerek güzelleşeceklerine, kitap okuyarak başaracaklarına inanan insanlara mucizevi seminerler yapılıyor, kitaplar satılıyor. Seminerlerde de, kitaplarda da, reklamı yapılan ürünlerde de her şey pozitif enerji üzerine kurulu.

Oysa seminerden çıktığında ya da kitabı kapattığında dönüp bakıyorsunuz, hayatın içinde mutluluk olduğu kadar mutsuzluk da var; sevinç olduğu kadar gözyaşı da var. Ama hayatın olumsuz kısmının üstü örtülüyor ve hep bir mutluluk hormonu salgılanıyor bu sistemde.

Lütfen bir süpermarkete gittiğinizde aklınızda bulunsun.

Çocuk bezlerinin satıldığı reyona gidin. Üzerinde bin bebekten birinin olabileceği kadar güzel bebekler ve yüz bin anneden birinin olabileceği kadar güzel genç anneler birbirlerine sarılmış gülmüyorlar mı?

Şimdi de tezgâhın alt köşe raflarına bakın, orda da yetişkin bezleri var. Ama onun üzerinde altını bağlamak zorunda kalacağınız, yaşlı bitkin adamın, kadının resmi yok, Neden sizce? Her bebeğin girdiği evde bir tane de o yaşlıdan olamaz mı?

Numaraları bu işte.

Filmlerde, kitaplarda, gazetelerde o yaşlı insanlar var mı, yok maalesef. Olacaklar mı, hayır! Çünkü hedef belli.

Her şey kendinden,hayatından memnun olmaman; başka biri olmak istemen üzerine kurulu. Modellediğin adam,kadın gibi olmak, onun gibi giyinmek, saçını onun gibi boyatmak, onun gibi içmek ve hep markaları konuşmak.

Hayatından tatmin duyan, kendinden memnun birisi çılgınca satın alır herşeyi kolayca tüketir mi?

Asgari ücretle geçinen, çocuğunun ayağında ayakkabısı olmayan ama elinde aylık maaşının beş katı telefon kullanan bir zihni tarife kelimeleriniz yetiyor mu? Benimki yetmiyor maalesef.

Bakın ülkemizdeki anti-depresan ilaçların son yıllarda anbiyotikleri bile sollayan satış grafiğine ne demek istediğimi daha net anlarsınız.

Peki tüm bunları alt alta topladığınızda amaç ne?

İkiz kulelere saldırdıklarında, başkan Bush “bu Amerikan yaşam biçimine bir saldırıdır” demişti. Çok ilginç bir cümle değil mi? Ülkeme, yurduma, insanıma demiyor; “Amerikan yaşam biçimine” diyor. Gelecekteki sistemi neyin üzerine kuracakları belli mi, bence belli.

Bu ülke her üç dakikada bir, bir kadına tecavüz edilen bir ülke. Her dört saniyede bir suç işleniyor. Geceleri kimse sokağa çıkamıyor. Zencilerin nasıl aşağılandığını görsek inanamayız ama dünyaya “yaşam biçimi” satıyorlar.

Yaşam biçimi dedikleri şey ne? Tek kültür oluşturma sevdası.

İmkân mı imtihan mı” başlıklı yazımda sosyal medya için harcanan milyar dolarların bu amaca nasıl hizmet ettiğini istatistiki verilerle açıklamıştım.

Bütün sistem bunun üzerine kurulu. Dünyada 1,5 milyar aç , 640 milyon evsiz insan varken yaşı henüz 236 olan İngiliz müsveddesi ABD’nin 350 milyar dolar dış gelir fazlasının yarısı bilgi teknolojilerinden, windows falan, diğer yarısı silah satışından geliyor. Eğer geniş çaplı savaşlar olmazsa, bu geliri kaybedecekler. Afganistan ve Irak’ın işgali olmasa, ekonomilerinin zora gireceğini tüm ekonomistler söylüyor.

Anımsıyorum, New Orleans’ta bir kasırga yaşadılar, herkes birbirinin evini dükkânını yağmaladı. Durduramadılar, insanları vurdular yağmayı durdurmak için. Bugün bizde Allah korusun öyle bir şey olsa, herkes birbirine yardım eder. Biri hastalansa herkes çorba götürür. Çünkü bizi biz yapan değererimiz ne olursa olsun ne yaşarsak yaşayalım halen diri çünkü bir çok insanımızda.

“Kişisel Gelişim” süsü altında bencilliğe giden yolun haritasını çizip kendine mahkum eden bu zihniyet ile vereceğim tek örnek asıl gelişim hamlesinin “üstün ırk” paranoyasından kaynaklı olduğunu bir kez daha gözler önüne serecek nitelikte;

Sudan’da, tüm Afrika’ya AIDS ilaçlarının jenerik ilaçlarını imal eden bir ilaç fabrikası vardı. Bugün Afrika’nın üçte biri AIDS’li çünkü. Müthiş pahalı ilaçları alma ihtimalleri yok; zira  yiyecek ekmekleri yok, AIDS ilacını nasıl alsın?

Sudan’daki fabrika Robin Hood gibi tüm Afrika’nın ilaç ihtiyacını karşılıyordu. ABD hükümeti açıklama yaptı: “Burası bir kimyasal silah üretim merkezidir.” Bunun üzerine Sudan hükümeti fabrikayı aynı gün herkesin kontrolüne açtı. Gazeteciler, silah uzmanları fabrikayı gezdiler ve rapor verdiler. “Burada kimyasal silah üretimi yapılamaz” diye. Sudan hükümeti açıklama yaptı: “Burada üretilen ilaçlara Afrika’nın çok ihtiyacı var. Fabrikamız Birleşmiş Milletler uzmanlarının denetiminde çalışabilir” diye. Amerikalılar işin sarpa sardığını görünce, ABD uçakları bir gecede fabrikayı yok ettiler.

Ez cümle sevgili dostlar okuyacağımız kitapların, izleyeceğimiz filmlerin, dinleyeceğimiz şarkıların bile başkaları tarafından kumanda edildiği bir sistemin içinde “kişisel gelişim” safsatasına para harcamayın ve bilin ki siz bir başkasına benzediğiniz kadar değil, kendiniz olduğunuz kadar mutlu olacaksınız. Bencillik çukuru içinde debelenerek değil yaratılmışa sahip çıktıkça, var olanı onunla paylaştıkça huzurun eşsiz tadını yudumlayacaksınız.

Atın kendinizi bir Çocuk Esirgeme Kurumuna veya bir yoksulun, düşmüşün, yaşlının, yalnızın, yolda kalmışın yanına. Paylaşın derdini, giderin sıkıntısını. O an yanağınıza konacak sıcak bir öpücük, gönüllerdeki gülümseme, davranışlardaki samimiyet sizi “kişisel olarak” çok geliştirecektir emin olun.

Müebbet muhabbetle…